Anadolu’da küçük bir kasaba…
Dağların yamaçlarından inen serin rüzgâr, tekkenin avlusundaki dut ağacının yapraklarını titretiyordu. Akşam namazı yeni bitmiş, semanın koyu mavisine ilk yıldızlar serpilmişti.
Tepesi tıraşlı, gözleri merakla parlayan on iki yaşında bir çocuk, tekkenin kapısında duruyor, içeri giren çıkan dervişleri seyrediyordu. Adı Yusuf’tu. Babası yıllar önce vefat etmiş, annesi geçim derdine düşmüştü. Yusuf, hem ekmek parası kazanmak hem de kalbinde yanan o tarifsiz “hakikat merakını” susturmak için her fırsatta bu tekkeye geliyordu.
Tekenin şeyhi, beyaz sakalı göğsüne düşen, yüzünde huzurla karışık bir hüzün taşıyan Şeyh Nureddin’di. Şehrin esnafı ve çocukları onu “Mevlânâ nefesli adam” diye anar, konuşurken sesinin içine yerleşen merhameti hemen hissederlerdi.
Bu akşam tekkenin büyük mutfağında fakirler için aş pişirilecekti. Kasabadan birçok tüccar bu işe yardım etmişti. Onlardan biri de Yusuf’un amcası Hamid Ağa idi. Hamid Ağa, dükkânında sert mizaçlı, kazanca düşkün bir adam olarak tanınırdı; ama bugün tekkeye koliler dolusu pirinç ve et getirmişti.
Yusuf, amcasının telaşla etrafı seyredişini fark etti:
— Amca, dedi, bu kadar çok yiyeceği niye getirdin?
Hamid Ağa kaşlarını kaldırdı:
— Oğlum, şehirde herkes duysun ki Hamid boş adam değildir. Hem Allah rızası var, hem de halkın gönlünü hoş etmek lazım, değil mi?
Yusuf, bu cevabın içinde “Allah rızasının” nereye düştüğünü pek anlayamadı. Sessizce Şeyh Nureddin’in yanına gitti. Şeyh, kazanların başında dua ederken Yusuf’u fark etti.
— Ne düşünürsün Yusuf? diye sordu.
— Efendim, dedi Yusuf, bazıları fakirlere yardım ederken isimleri anons edilsin istiyor, bazıları gizli getirip bırakıyor. Hangisi daha kıymetli?
Şeyh hafifçe gülümsedi, Yusuf’un omzuna elini koydu.
— Evladım, dedi, bu mesele yemeğin çokluğu değil, kalbin doluluğu meselesidir. Gel, sana Resûlullah’ın sözünden bir ayna tutayım.
Hadis 1 – Ameller Niyetlere Göredir
“Ameller niyetlere göredir. Herkes için ancak niyet ettiği vardır…”
40-Hadis-İmam-Nevevî
Kısa Açıklama: Bir işin Allah katındaki değeri, dıştan nasıl göründüğüyle değil, içten nasıl niyet edildiğiyle ölçülür. Aynı amel, farklı niyetle cennet vesilesi de olabilir, heba da.
Yusuf dikkatle dinliyordu.
Şeyh devam etti:
— Bak Yusuf, iki adam düşün. İkisi de aynı miktarda ekmek dağıtır. Biri, “Allah görsün, razı olsun” diye verir; diğeri, “Halk beni konuşsun” diye… Ekmekler ağızlarda aynı tadı bırakır ama amellerin kokusu Arş’a çıkarken ayrılır. Birinin kokusu misk olur, diğerinin duman.
O sırada avluya, üstü başı yıpranmış, elinden küçük bir kız çocuğu tutan bir adam girdi. Küçük kız Yusuf’la yaşıttı; ama gözleri daha yorgundu. Babası utangaç bir edayla:
— Şeyhim, dedi, bu akşam bize de bir tas çorba düşer mi?
Şeyh Nureddin, Yusuf’a döndü:
— Düşer mi, düşmez mi, sen söyle evladım.
Yusuf hemen mutfağa koştu, en temiz tası buldu, çorbayı fazla doldurup kızın önüne koydu. Kızın titreyen ellerini görünce kendi ekmeğini de çıkarıp tasta yanına bıraktı.
İçinden geçirdi: “Ya Rabbi, eğer bu yaptığım Senin hoşuna giderse, annemin de derdine deva ver.”
Şeyh uzaktan seyrediyor, Yusuf’un kalbinde kıvılcımlanan niyeti hissediyordu. Sonra avluda yüksek sesle adlar okunmaya başlandı: “Hamid Ağa filan kadar et verdi, Hacı Rıza şu kadar pirinç getirdi…”
Hamid Ağa gururla göğsünü kabarttı, göz ucuyla kalabalığın bakışlarını süzdü. Yusuf ise başını önüne eğmişti; kendi adının okunmamasını istediğini fark etti, bu hali hoşuna gitti.
Şeyh yanına yaklaşarak fısıldadı:
— Gördün mü Yusuf, bazıları adını kazanların üstüne yazar, bazıları adını Arş’ın kenarına kazıtır. Hangisi olmak istersin?
Yusuf hiç düşünmeden:
— Arş’a yazılanı, efendim, dedi.
O gece tekke sessizliğe büründüğünde, Yusuf merdivenlerden gizlice yukarı çıktı. Pencereden, Şeyh Nureddin’in tek başına seccadesinde ağlayarak namaz kıldığını gördü. Ellerini uzun süre göğe açmış, sanki görünmeyen biriyle konuşuyordu.
Yusuf’un içinde bir soru kabardı: “Biz namazı insanlar görsün diye mi kılıyoruz, Allah görsün diye mi? Peki Allah’ı nasıl görür insan?”
Ertesi gün sabah dersinde Şeyh’e sordu:
— Efendim, siz gece kiminle konuşuyordunuz?
Şeyh gülümsedi, gözlerinin kenar kırışıkları derinleşti:
— O, beni her an görenle, dedi. Sonra yine Resûlullah’ın bir sözünü okudu.
Hadis 2 – İhsan Nedir?
“İhsan, Allah’ı görüyormuş gibi O’na ibadet etmendir; sen O’nu görmesen de O seni görür.”
Kısa Açıklama: İhsan, ibadeti sadece şekil olarak değil, kalben Allah’ın huzurunda olduğunun farkında olarak yapmak; her anda O’nun gözetimi altında yaşadığını bilmektir.
— Yusuf, dedi Şeyh,
— İhsan ehli olan kimse, sanki kalbinin tam karşısında Allah’ın nazarı varmış gibi yaşar. İnsanlar görmese de o kendini murakabe eder. Aş pişirirken kepçeyi nasıl tuttuğuna, komşusuna bakarken gözünü nasıl sakındığına, yetimle konuşurken sesini nasıl yumuşattığına dikkat eder.
Yusuf, gece pencereden gördüklerini hatırladı. Şeyh, kimsenin görmediği o anda bile aynı huşu içindeydi.
— Yani efendim, dedi, siz gece de gündüz de aynı Allah’ı görüyormuş gibi mi yaşıyorsunuz?
Şeyh içli bir sesle:
— Keşke evladım, keşke… Biz de kulluğumuzu tamam sanmayız. Ama bir hakikat var: İnsan, Allah’ın kendisini her an gördüğünü unutmadıkça günahın tadı boğazına dizilir, dedi.
Günler böyle geçti. Yusuf, hem tekkenin işlerinde koşuşturuyor hem de kalbinde kaynayan soruları şeyhine soruyordu. Bir akşamüstü avluda dervişler hararetle konuşuyordu:
— Falanca tüccar dün geceden beri tekkeye uğramıyormuş, demek ki yardımlarını kesti…
— Öteki, yardım ediyormuş ama gizli, duydum ki aslında vergi için yapıyormuş…
Sözler giderek dedikoduya dönüşüyordu. Yusuf, onların arasında kaldı, ne diyeceğini bilemedi. O sırada Şeyh Nureddin avluya girdi, yüzünde hafif bir ciddiyet vardı.
— Evlatlarım, dedi, insan bazen başkasının niyetini okumaya meraklı olur da kendi kalbini okumaya vakit bulamaz. Bu da başka bir tuzaktır.
Sonra bir hadis daha aktardı:
Hadis 3 – Faydalı Olanla Meşgul Olmak
“Kişinin kendisini ilgilendirmeyen şeyi terk etmesi, dininin güzelliğindendir.”
Kısa Açıklama: Mü’min, başkalarının niyeti, kusuru, gizli haliyle uğraşmak yerine kendi kalbini, kendi amelini ıslah etmeye yönelmelidir. Gereksiz merak ve dedikodu, kalbi karartan bir perdedir.
Şeyh, Yusuf’a dönerek:
— Sen, amcanın niyetiyle değil, kendi niyetinle meşgul ol evladım. Sen kalbini temizlersen, Allah dilerse amcanın kalbine de dokunur, dedi.
Yusuf, o günden sonra her dedikodu başladığında içinden “Beni ilgilendirmez” deyip uzaklaşmaya alıştı. Başta zor geldi; çünkü insanlar başkalarını konuşmayı seviyordu. Ama ne zaman susmayı başarsa, içinde bir ferahlık hissediyordu; sanki kalbinin üzerinde gezinen ince bir toz tabakası silinip gidiyordu.
Aradan yıllar geçti.
Kasabanın çocukları büyüdü, bazıları çarşıda esnaf, bazıları uzak diyarlarda memur oldu. Yusuf ise tekkenin içinde kaldı. Şeyh Nureddin yaşlanmış, bastonla yürür hale gelmişti. Bir gün Yusuf’u yanına çağırdı.
— Evladım, dedi, ben artık bu beden elbisesinden çıkmaya hazırlanıyorum. Ama sana emanet etmek istediğim üç şey var.
Yusuf, gözyaşlarını tutmaya çalışarak diz çöktü.
— Bir, her işin başına “Niyetim Allah rızasıdır” diye niyet koy. İnsanlar alkışlasa da, yuhalasa da niyet aynan temiz kalsın.
— İki, gecelerinde ihsanı unutma; kimse görmezken dahi O seni görüyormuş gibi dur seccadede.
— Üç, başkalarının kusurunu saymak yerine kendi kalbinin kapısını çal. Seni ilgilendirmeyen, seni Allah’a yaklaştırmayan her sözden, her işten uzak dur.
Sonra ekledi:
— Bil ki Yusuf, kalp bir aynadır. Niyetsiz amel, buğulanmış aynaya bakmaya benzer; ne kendini görürsün, ne Rabbine giden yolu. Ama niyetle, ihsanla ve faydalı olanla meşgul olduğunda, o ayna berraklaşır. İşte tasavvuf, o aynayı her gün tekrar silmektir.
O gece Şeyh Nureddin Hakk’a yürüdü.
Yusuf, tekkenin avlusunda yıldızlara bakarak içinden şöyle dua etti:
“Ya Rabbi, amellerimi niyetinle dirilt, ihsanınla süsle, faydasız olandan uzak eyle. Bu kapıdan eğri odun girmesin, eğri niyet de girmesin.”
Yıllar sonra, kasabanın çocukları yeni şeyh Yusuf’un etrafında toplandığında, o onlara hep aynı üç hadisle başlayan hikâyeler anlattı. Çünkü o biliyordu ki:
Kalp eğrilirse söz düzelmez;
Niyet kararsa amel parlamaz;
İhsan unutulursa ibadet sıradanlaşır.
Ve çocuklar, tıpkı Yusuf’un bir zamanlar Şeyh Nureddin’e baktığı gibi, ona hayranlıkla bakarken, gökyüzünde başka bir hikâye yazılıyordu:
Bir çocuğun niyeti, bir ömrün istikametini değiştirmişti.
